28 Ekim 2016 Cuma

AÇIK ADRES / Hayriye Ünal - Yasin Koç


    
uzak, iki sincap hâlinde dağılıyor dünyaya
cebimde sirkeci’den aldığım çin malı bıçak
seni arıyorum haberin olsun
bir oturuşta bunu sana yazdım, askerden dönüyordun
mürvetini görmek istiyordu en yakın uzak
ablan ateş, annen kendi gölgesini beğeniyordu sana
babanla bir sefere gidiyordun, sefer sayısız bir sefere
küfre bata çıka gidiyordunuz
kamyonetti, değildi, belki kamyon, tır bile olabilir
beni mahcupça cezbediyordun
kâğıttan bir uçağı aklından geçirme
zülfikar gibi ciddi ciddi
alev alev gezerken ben beberuhi
akşamları yargıç cübbesi giyip
satranç mı oynuyorsun

senin de bir yaşamın olduğuna iyi kötü inandın…
kesikleri diktin… ilaç aldın…
bazı kötü huylu ağrıları dindirdin…
yaşadığın şeylerin bazılarından çok da kötü olmadığına…
eve, manzaraya baktın… rehberden birini seçtin…
birkaç filmde birkaç sahnede görünmekle…
sana en iyi gelen kişiyi… biraz konuştun… evet tuşladın…
bazen içine attın…
iki elin parmakları sayısınca erkek kardeşin
saçları bellerinde kız kardeşlerin sana ihanet etmemiş gibi
aşktan koklamışsın gibi, bir tutam şehvet eklemişsin gibi
biraz almışsın gibi numara 13’teki yaşamdan
bense cinai rüyaları esrarengiz kitaplarıyla inceleyen
varlığı şüpheli bir loncanın
yaşayan son azasıyım
...

(Bir atölye şiir bu. Şiirin tamamı Hece Kasım 2016'da. Resim: Gabriel Pacheco)

18 Ekim 2016 Salı

YENİ KİTABIM: BAŞKASININ SINIRLARINDA ŞAİR

Şiir yazdığım ilk günden bugüne bir yandan da ‘bir şiiri niçin güzel buluruz’ sorusu üzerinde de düşündüm. 

Düşüncelerim geliştikçe ortaya çıkan kuramsal çalışmalarımı ilk kez Eşikteki Özgürlük Çoksesli Şiir kitabımda dillendirdim. Kuramsal olan “muhtemel güzel”i aramak demekti. Şiirin eşikteki belirsiz güzelliğini arayan kitap kuramsal inceleme olarak 2011 yılında, beş yıl önce bu aylarda okurla karşılaştı.

Düzyazı çabalarımın bir yönü de başka şairlere dönük olmaktır. Bu doğrultuda eskilerin tenkit dediği eleştirme işine eğildim. Kırk yazıyla Türk şiirinde bir iz bırakmış veya günümüze tesir etmiş şairleri eleştirdiğim, incelediğim Tahlil Tahrip İnşa kitabı ise “mümkün kılınmış güzel”e yöneldi. İyi ve kötünün arasındaki çizgi üzerinde gezindim başka şair pratiklerinde. Kitap tam iki yıl önce bu aylarda okura sunuldu. Tahlil Tahrip İnşa’nın ikinci cildi için hazırlıklarım sürüyor. İkinci ciltte ilk kitaplarıyla genç şairler de eleştiriye konu olacak. 

Bu süreçte kuramsal fikir oluşturmak ve eleştiriyi pratize etmekle başka büyük bir açığın farkına vardım: Eleştirinin muhtemel yüzleri! Daha genel söylersem düzyazının kaderi, akıbeti neydi, muhatabı kimdi? Bu kitap kendini adeta bana dayattı; çünkü o olmasa fikirlerimin zemini eksik kalacaktı.

Şu anda matbaaya gitmek üzere ve bu ayın sonunda okura ulaşacak inceleme kitabımın konusu: eleştiriyi eleştirmek, eleştirmen olarak yazarın neleri göze aldığı, düzyazının istenmeyen nesne olarak konumlanışı, cesaretini düzyazısına koymuş eleştirmenler. Bu kitapta 28 yazı var. Editörümle birlikte kitabın ismini Başkasının Sınırlarında Şair diye belirledik. Kitabın öznesi/özneleri başlıkta geçen şairden ziyade “o başka(ları)” olarak beliriyor. 

Başkaları kim diye merak edene devrilen domino taşlarının geldiği yere doğru bakmalarını öneriyorum. Fiskeyi kim vuruyor?

Başkasının Sınırlarında Şair, ekim ayı içinde Hece Yayınlarından çıkacak. 

YENİ ÇEVİRİ KİTAP: İRONİNİN RETORİĞİ

Şans, matematiksel formül ya da makinelerle üretilen şiirler okuru anlam yaratmaya zorlar, varsa tabii. Bu tür eserler lehinde ya da aleyhinde ne söylenirse söylensin yorumlama için bizim kastettiğimiz anlamda ya da rakip yorumlamalar arasındaki bir tartışmada tutunacak hiçbir şey sunmuyorlar. Kasıtlı olarak belirsizdirler ve kültürel şok veya terapi değerleri ne olursa olsun okumalarında hiçbir sanat yoktur. (Yapılan yorumlamalarının okumalarında bir sanat olabilir.) Elbette onlardan yaratım anından sonra var olmayan eserlere atılan; yalnızca bir kez olan “happening”lere; John Cage’in “4½” adı verilen, dört buçuk dakika süren sessizlikten oluşan kompozisyonuna; Modern Sanat Müzesinde sergilenen yalnızca bir kez açılan ve sistematik olarak kendini yok eden makineye ve sonunda ironik kararsızlıkta son nokta olan “ironik” aşklara varan doğal bir adımdır.
Bu tür anti-sanat eserleri bizi yüzeylerinde barındırdıklarından daha derin veya daha gerçek bir şeyi yeniden kurgulamaya davet etmedikleri için ilk yedi bölümde kullandığım tanıma göre net bir şekilde ironik değillerdir. Eğer zerre kadar ironik iseler ve yaratıcıları en azından böyle bir şey söylediyse yalnızca içinde somutlaştıkları geleneksel sanatın kendilerinden yansıması anlamında ironiktirler, yapan kişi “Bir sanat eseri yapıyormuş gibi yapıyorum; bunu yüzeysel anlamım olarak alın. Ama daha yakından bakınca bir sanat eseri üretmediğimi ve aslında eserimin sanatı çürüttüğünü göreceksiniz; illa bir anlam bulmak zorundaysanız bunu da derin anlamı olarak alın.” demiş gibidir.
Sanatla ilgili bu iki varsayım da genellikle insanın varoluşunun özündeki ironik yapısı ve içinde yaşadığı tamamen anlamsızlık kaosuyla ilgili ileri bir varsayım tarafından desteklenir ya da ikinciyi beraberinde getirir. Farklı türde bir kitapta bir tür geleneksel ifadeyi tehdit ve yeni anti-ifade türlerine ya da sessizliğe çağrı olarak görülen düşünsel ve entelektüel yok oluş çeşitlerinin birkaçını incelemeyi isterdim. Onlarca kitap ve binlerce makale çeşitli nihilizmlerle, “Tanrı’nın ölümü”yle; anlamsızlıkla, olumsuzlamayla, inkârla, hiçbir şeylikle, boşlukla, cehennemle, insanda ve evrendeki karanlık tarafla yazınsal olarak başa çıkmayı konu edindi.[1] Ancak bizim amaçlarımıza göre bu kadarı insanın şüphelerinin derinleştikçe altta yatan gerçek bir ifade için ironilerin aşılması gerektiği niyetiyle ironik şekilde yazmasının zorlaştığını görmek için yeterli. En uç şüphe durumunda bütün ifadeler sanığa dönüşür.







[1] Örneğin, J. Hillis Miller, The Disappearence of God: Five Nineteenth-Century Writers (Cambridge, Mass., 1963); Robert Martin Adams, Nil: Episodes in the Literary Conquest of Void during the 19th Century (New York, 1966); editörler Tom F. Driver ve Robert Pack, Poems of Doubt and Belief: An Anthology of Modern Religious Poetry ( New York, 1964). Modern Dogma and the Rhetoric of Assent (Notre Dame ve Şikago, 1974) kitabındaki sınırsız olumsuzluk kafası retoriğini karşılamaya çalıştım.


Wayne Booth, Türkçeye Suzan Sarı tarafından çevrilen ve bugünlerde Hece Yayınlarından çıkacak olan İroninin Retoriği kitabından. 
Bu kitap Margaret Rose'un Parodi'siyle birlikte edebiyatın ciğerine nüfuz ediyor. İkisi peşpeşe Hece'den çıkıyor. 

7 Ekim 2016 Cuma

GENÇ GÖZÜYLE ŞİİRİMİZİN ÖNEMLİ SORUNLARI VE BAŞKA ŞEYLER

2012’den bu yana yaptığımız genç şair oturumlarının konusu ısrarla şiir oldu. Üstelik 2012’den beri durulmayan ve tanıdığımız bildiğimiz şairleri de kavrayıp çoğu zaman yutan siyasete rağmen. Şu da var ki siyasetin güncel hayata tesiri ve çalkantılı hâl bitmez, şiir hep aradan sıyrılıp çıkar. Çıkamıyor gibi görünüyorsa bu sadece iyi şiirlerin çalkantılı ortamda görülemiyor olmasındandır. Bu yıl beşincisini yaptığımız genç şair oturumundaki konuşmalarımızın akışından şiir sorunlarının giderek kök saldığı, derinleştiği anlaşılıyor. 

Şiire dair hepsi de oldukça bilinçli genç şair dostlarımızla olan söyleşi 2016 yazında Ankara’da Turgut Reis Caddesi’nde gerçekleşti. Burak Ş. Çelik Trabzon’dan uzaktan erişimle bize katıldı. Fotoğraflarımızı Merve Yeğin çekti. Onur Ocak Mersin’den, Yasin Koç Balıkesir’den, Alptuğ Topaktaş Kayseri’den, Sena Çelik Eskişehir’den geldi.
Beşincisiyle birlikte kitaplaşma sürecine giren bu projede tüm genç kuşaktan seçtiğim şiirlerle birlikte isimlere dair yorumlarım da yer alacak.

Neler söylediler? 
Burak: Zamandan besleniyor benim şiirim. Yani günümüzde ne var ise şiirimde o vardır.
Mağazalar, restoranlar, gençlik, yani her şey konu olarak şiirimde yer alabilir. Özellikle ilgili olduğum ülkelerin önemli yerleri şiirimde soluklanır. Örneğin Almanya’daysam Wienerplatz Meydanı, İtalya’daysam Tiber Nehri, Danimarka’daysam Nyhan Kanalı şiirime girmelidir. Girmiştir de. İzlediklerimden çok okuduklarım ve gezip gördüklerim dâhil olur şiirime. Mesleğim ile alakalı okuduğum kitaplarda Chomsky’nin, Saussure’ün, Freud’un kuramları ve kavramları da şiirime nüfuz eder. Tüm bu malzemeleri titizlikle işler, öyle sunarım okuyucuya.

Onur: Babamla seyahat ederken bir çeşmede durduk. Babam suyu içmeden önce onunla konuşup methiyeler dizdi ve sonra suyu saygıyla içti. Beni çok etkilemişti o olay. Dünyanın sahibi olmadığımızı, var olan her nesneye duyulan saygının bir insanı nasıl da güzelleştirdiğini öğrendiğim o günden sonra eşyaların ve kavramların yeniden yorumlanması gerektiği ihtiyacını hissettim. Fiziğe olan ilgim de o zamandan başlamıştır.

Alptuğ: e-kitabın ve e-dergilerin yaygınlaşıyor olması, bence şiirin dolaşımını ve göz önündeliğini artıran bir durum. Şiir adına bunca karamsar tablo çizebilirken bir de insanlara tabletten şiir okunmaz demek bence çağın argümanını tanımamakla ilişkili. Belki söyleşiyi okuyan bir bilgisayar mühendisi selüloz kokan bir tablet icat etmek ister ve bu bahis de yaratıcı bir şekilde kapanır.

Yasin: Şiirimizin önemli bir sorunu da şairlerle ilgili. Şiirle ilgilenen, şiir yazan çoğu kişi antolojiyi bilmiyor. Şairin, Türk şiirine nasıl bir ses katacağını bilmesi için antolojiyi bilmesi şart. Bir şairi Türk şiirinin zirvesi kabul ederek diğer şairleri okumamak büyük bir sorun çünkü içinde yaşadığımız dilin en önemli ve en yoğun edebî türü şiir.

Semih: Entelektüel bir şey şiir, “soylu” bir sezgi ve duyuş. Buradaki soyluluk kıymet olarak anlaşılmalı elbette. Bazı şairlerce hor görülen idil ve egloglar dahi doğru okunduğunda soylu bir duyuş görülecektir. Cervantes, borçlarından dolayı hapse girmiştir ama dünyaya Don Kişot’u hediye etmiştir. Süleyman Nazif’in zatürreeden vefatından sonra cebinden sadece üç nikel kuruş çıkmıştır, Halil Cibran, Âkif, Orhan Veli hepsi yoksuldur. Fakat dünyadan göç etseler bile yazdıklarıyla büyük bir etki alanına sahipler.

Rahime: Farklı yerden bakmak, sözün birinci değil yedinci anlamını kafaya takmak ve “herkes” anlayışının dışında bir algılama mekanizmasıyla yaşamaya gayret etmek de bu çalışmalara dâhildir.

Çağatay: Duygu sömürüsü yapmayan, mağduru oynamayan, herhangi bir etnik, politik, dinî ya da cinsel tercihin arkasına saklanmayan bir şiir kurmaya çalışıyorum ve yazmaya devam ettiğim sürece temel amacım bu olacak. İnsanları şiirimle şaşırtmak niyetindeyim.

Gülsen: Kafamda henüz şiir olmamış hamlıkta dizeler var. Onları düşürmeden taşıyorum. İncitmeden. Gecenin kör vakti, uyanmama sebep oluyorlar. İşte o zaman yağmam gerekiyor. Susturamadığım seslerin kâğıda nasıl döküldüğüne şahitlik ediyorum. Çünkü şair olmak, şahitlik biraz da. Şairin neyi tahayyül ettiğine, kelimenin hangi kumaşı seçtiğine şahit ise, şiir oluyor.

Sena: Bana “şiirin olmamış” diyip nedenlerini sıralayan herkesi can kulağıyla dinliyorum. Ve yeni şeyler denemeyi, her şiirimde aynı olmama hâlini de seviyorum. Gerçeğin peşinden giderek, gözlem yapmaya çalışarak ve insanların sorunlarını göz ardı etmeden kendime özgü bir şiir oluşturmaya çalışıyorum.








2016 genç şair oturumundan seçilip alınmıştır. Oturumun tamamı Hece dergisi Kasım sayısında yer alacak. 

YIRTIK / Hayriye Ünal


Onu ilk gördüğümde, bir resepsiyonda, sakalsızdı. Gördüğüm en güzel yüzlerden birine sahipti. Kardeşim olur musun, dedim, içimden. Tamam, dedi Kmehmet, içimden duydum. O gün kırık beyaz renkte trençkotumun kuşağının bir ucu yerlerde sürünüyormuş. Fark etmemişim. Toplayıp gülümseyerek uzattı bana. Böyle güzel gülünür müydü? Kanım kaynayıverdi. Serin bahar akşamıydı. Hafifçe üşünebilinen günlerdi. Bazı objektiflere birlikte gülümsedik, onunla birbirimize benziyorduk. 

(Hepsi Dünyadan Çıkış Yolları'nda 1. sayıda)
(resim: Zdzisław Beksiński 1929-2005, Polonyalı ressam, fotoğrafçı)