2 Mayıs 2017 Salı

BURASI BİR KADIN / Hayriye Ünal

...
Böyle bir çocuk vardı, büyürken gücenik
alevden kanatlar takıp geçmek için bir suyu
odur fırlattığı zırhtan pişman olmayacak  
şimdi benim zırhı
saçımdan kavranırsam karşı koymam
böyle bir çiçek var yaprakları aşağı bakan
olurum çivisi, duvarda bir ceketse  
kuştan bir yağmur başlar
konulmuşsa bir tabuta bir duvak 

(Hece Dergisi Cahit Zarifoğlu Özel Sayısı, 2. baskı için nazire şiirdendir
resim: Edgar Degas)

HERKES GİDİNCE GELEN ŞİİRDİR / Hayriye Ünal



... Herkes ve o arasındaki mesafe daima korunmaktadır. Kurtuluş’un hiçbir “biz”liğe hapsolmayan doğası, onu üst (veya alt) kimliklerin hepsinden korumaktadır. Böylece verili sevgiler, verili nefretlerden de korunabilmiştir. Toplu şiirlerin ilk şiiri “Akik”, kimliğini yalnız şiirden alan bir şairin en güzel şiirlerinden biridir.

izledim nefret beslediniz, oynadım şirret buldum
bendeki maharet hepinizin nazarına değdi
şu ayaklarımdaki zincir, birinci sedef, birse definci
n’olur birisi gömsün bu cesedi (“Akik”, 9)


Duyduğum en güzel kitap adlarından biri: Herkes Gitmiş. Bütün terkleri içinde taşıyor bu başlık. Herkes gitmişse şiirsel biçim bu gerçeğin etkisiyle başa çıkmak üzere kurgulanacaktır. Şiirsel biçim gerçeklerin etkisiyle başa çıkabilir mi? Genelde çıkabildiğini biliyoruz. Elbette Akif Kurtuluş her ne kadar kimliğini sadece şiirden alsa da onun için mesele şiirsel biçimlerden ibaret olmadı. Daha önce başka bir bağlamda değinmiştim, sanat ve siyaset arasındaki kavgalı duruma bigâne kalmayan bir şairdi o. Politika ve Sanat – Ekim Devrimi (1917-1932) adlı kitabıyla güce teslimiyeti ve estetik özerkliği tartışması şiir meselesinin farkında oluşuna dair önemli bir kayıt demiştik... Akif Kurtuluş çıkış aramaya devam etmiş ve ümit kesmemek istiyor. Ancak bu artık, belki de “harap edilmiş” bir umut. 

(Dünyadan Çıkış Yolları, sayı 3, Bahar 2017)

EDEBİYAT ORTAMI DERGİLER DOSYASI İÇİN BAZI SORULARI YANITLADIM

Memet Fuat’ın dergileri dersek onları özlemle anıyorum mesela. Türkiye’de politik ortamın eğilimleri dergileri etkilediği için dönemleri ayrı değerlendirmek lazım. Ben ‘90’ların ikinci yarısının dergilerine yetiştim. Eski dergilerle yeni dergiler arasında en bariz fark, eski dergilerde yeni bir şeye rastlamak daha kolaydı, internet olmadığı için yazarların, editörlerin keşifleri bir anlam ifade ediyordu. Bugün editör okurun önünden gidebilmek, öncü olabilmek için çok çalışmak zorunda. Ayrıca genç nesil de dikkati dağınık, uyanık, kurnaz, yararcı bir kitleye dönüştü, onların ilgisini edebiyata çekebilmek oldukça zorlaştı. Popüler kültürü bilmeyen, sosyal medyadan habersiz, hatta en azından İngilizce bilmeyen bir editör düşünemiyorum. Çünkü karşınıza gelen bir genç şair, 200 bin takipçili, İngilizce bilen ve kod yazabilen biri olabiliyor. Ona edebiyatın değerini sayılara vurmadan anlatabilmek önemli. 

(Edebiyat Ortamı, Mayıs 2017)

27 Şubat 2017 Pazartesi

UNUTULMA HAKKI / Hayriye Ünal


...

Hatırlarsan o günlerde
sen bir sualtı avcısıyken ben mercandım

İyi gel bana, durma karıştır balına
ben asfaltta tüyden adımlarla koşayım
atlaslarda kırmızı çizgilerde akandın, yeşillerde sürat yapan
koştukça bacakların -işte damardayım!

Ermeni yokuşundan kara bir çocuk gölgesi geçer
henüz gelişmemiş onca hafif taş varken elimde hangi su beni dibe çeker?
şimdi seni özledim, şimdi seçtim seni, şimdi sıramı verdim
yener miydin beni olmasaydı hazırladığım zayıf kareler?

(Şiirin hepsi Hece mart sayısında, sayı 243)

Heykel: Ernst Barlach, Alman heykeltıraş (1870-1938)

KARL KRAUS, MÜCADELESİ, ŞİİRLERİ

(Aşağıda Karl Kraus’un özgün bir biyografisi yer alıyor. Yazarı Thomas Szasz. Bu biyografi Szasz’ın Anti-Freud kitabından alındı. Parçanın çevirmeni Çağatay Koparal. Koparal’ın tamamını İngilizceden çevirdiği ve benim editörü olduğum bu kitap Hece Yayınları arasında mart ayı içinde yayımlanacak. Kitaptaki ilgiye değer parçalardan biri de Thomas Szasz’ın soylu retorikçi ve soysuz retorikçi ayrımını yaptığı makale. Makalenin bir kısmı Hece dergisinin mart sayısında okunabilir. Ülkemizde daha önce yalnızca aforizmaları ile bilinen Kraus, iyi bir polemikçi olduğu kadar iyi bir şair de. Dergideki bölüm için Kraus’un şiirlerini Almanca aslından Burak Ş.Çelik çevirdi. Şiirlerden biri de aşağıda orijinal diliyle birlikte yer alıyor. H.Ü.)

Karl Kraus: Ruh Doktorlarının Karşısında bir Hicivci / Thomas Szasz

Karl Kraus 1874’te o zamanlar Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun bir parçası olan Jicin Bohemia’da doğdu. Üç yaşındayken zengin bir kâğıt imalatçısı olan babası aileyi Viyana’ya taşıdı. Kraus Viyana’da liseye ve sonrasında hukuk okumak için üniversiteye girdi. Çoğunlukla edebiyat ve felsefe derslerine katıldı fakat kısa bir süre sonra üniversite çalışmalarını yarıda bıraktı. Onun ilgisini tiyatro, oyunculuk ve yazmak çekiyordu. On sekizindeyken Avusturyalı ve Alman gazete ve mecmualarda çıkmaya başladı. İlk zamanlar genellikle hicivli bir ton kullandı ve çoğunlukla kitap ve tiyatro üzerine yazdı. Çok geçmeden bütün odağı yaşadığı toplumun ahlaki ve sosyal başarısızlıklarını gün yüzüne çıkarmaya kaydı. Bu amaçla 1899’da, yalnızca yirmi beş yaşındayken yeni bir dergi kurdu, Die Fackel [Meşale]. O andan itibaren Kraus ömrünü, kendisini takdir edilen, korkulan ve ünlü biri yapan, büyük bir sanatsal ve entelektüel başarı olan Fackel’e adadı.
Kraus bir yazar olarak olağanüstü yeteneklere sahipti ve bunları hayatı boyunca gayretle geliştirdi. İngilizcede yalnızca küçük bir kısmı olan çalışmaları -ki onlar da son zamanlarda ortaya çıktı[i]- ona hemen eleştirel övgü getirdi. Liseden mezun olduğu 1893 yılında adı çoktan Das Geistige Wien’e [Entelektüel Viyana] -Viyanalı sanatçıların ve yazarların bir “Kim Kimdir”i- “drama, eleştiri ve hiciv alanlarında faal” olarak listelenmişti. Edebiyatta böyle erken bir tanınma o zaman da şimdiki gibi nadirdi.
Kraus’un 1899’da aldığı bir karar aynı zamanda o zamanki kişiliğini yansıtır ve sonraki kariyerine ışık tutar. O sene Neue Freie Presse[ii] Kraus’a düzenli bir yazar pozisyonu teklif etti. O ise kabul etmedi. Sonra: “Dünyada iki iyi şey vardır: Neue Freie Presse’nin bir parçası olmak ya da onu hakir görmek. Tercihimin ne olması gerektiğine dair bir saniye bile düşünmedim.” diyecekti. Bir bakıma Kraus’un başka seçeneği yoktu: O kendini çoktan dili yüceltmeye, onun saflığını ve onurunu korumaya ve tanıtmaya adamıştı. Bu yüzden ticaretin, mesleklerin ve özellikle devletin “resmî dili” ile basın onun hedefleriydi ve bunlar onun kendi araçları olamazdı. Sonuç ise Kraus’un kısa zamanda basın tarafından nefret edilir hâle gelmesiydi. Kraus’un favori hedeflerinden biri olan Neue Freie Presse’nin başını çektiği ve birçok Avusturya ve Alman gazetesinin katıldığı basın, Kraus’a onu göz ardı ederek, kitaplarını nadiren inceleyerek ve son olarak adından hiç bahsetmeyerek cevap verdi. Kraus buna Totschweigetaktik dedi - kelimenin tam anlamıyla sessiz kalarak ya da görmezden gelerek öldürme taktiği veya “sessiz muamele”[iii]. Bu yöntem Kraus’un şerefine icat edilmedi tabii fakat daha önce önde gelen bir sanatçı ve halk figürü olan birine ona karşı uygulandığı kadar sürekli ve etkili uygulanmadı. O dönemin tanınmış Viyanalı şairlerinden biri olan Peter Altenberg (1859-1919) öldüğünde Neue Freie Presse’nin, Kraus’un mezar başında bir konuşma yaptığını belirtmek zorunda kalmamak için olaydan bahsetmemesi bu ölçünün vardığı uç noktalara bir örnektir.
Kraus’un başlıca faaliyeti tartışmacı ve hicivli yazılar yazmak olsa da o aynı zamanda kendine has bir sanat tarzını icra eden bir oyuncu-eğitmendi. Sözde “ders akşamları”nda Fackel’in gelecek sayılarında yer alacak şeyleri okur; ya da bir piyanist eşliğinde Offenbach operetlerini; ya da tek başına Goethe’nin Faust’unu veya Shakespeare ve diğer büyük yazarların oyunlarını “oynardı”. Bu gösteriler oldukça başarılıydı ve onu Avrupa’nın Almanca konuşulan tüm yerlerine götürdü.
Kraus’un hayatı işi olmuştu. Zohn’a göre onun özel hayatı “yapmaya çalıştığı işe hizmet etmek ve tamamen ona uygun yaşamak... Belirsiz ahlak keşmekeşinde doğruluğun parlayan ışığı, sahtelik denizinde gerçekliğin feneri olmaya çabalamak üzerineydi.” Yalnızca çabalamadı, aynı zamanda -büyük şeylere mal olsa da- bu hedeflere ulaştı.
Kendi hicvinde acımasız ve zehir zemberek olsa da özel hayatında bütün yanlarıyla merhametli, cana yakın ve geçinmesi kolay biriydi. Birçok arkadaşı ve sayısız sadık hayranı vardı. Hiç evlenmedi. 1913’ten ölümüne kadar, oldukça güzel ve zengin olan Barones Sidonie Nádherny von Borutin ile yakın ve sevgi dolu bir ilişkisi vardı. Onun şaşaalı konağında birçok kez tatil yaptı, onunla seyahat etti ve ona bine yakın mektup, posta kartı ve telgraf yolladı.
Böylece Kraus dilin değerini düşürerek ölümcül bir tehlike yarattığını düşündüğü insana onurlu ve ruhsal bir varlık olarak, neredeyse geri kalan her şeyi dışlayarak hayatını adadı.
1934 yazında Kraus, sağlığının akabinde yavaş yavaş kötüleşeceği ilk kalp krizini geçirdi. Fackel’in son sayısı Şubat 1936’da yayımlandı. Aynı ay, karanlıkta bir bisikletli ona çarptı; bunun sonucu olarak küçük bir şok geçirdi ve şiddetli bir kalp krizi yaşadı. Kalbinin iflas etmesi sonucu 21 Haziran 1936’da vefat etti. Masasında Die Dritte Walpurgisnacht’ın [St. Walpurgis’te Üçüncü Gece] düzeltilmiş ilk dizgisi duruyordu. 1933’te yazılan bu başyapıtı belki masum insanlar zarar görebilir diye yayımlatmadı.    


[i] 1973’te onun kurumsal psikiyatrinin “suiistimallerine” saldırdığı iki kısa eleştirisini yayımladım. Frederick Ungar 1974’te The Last Days of Mankind’ın [İnsanlığın Son Günleri] kısaltılmış bir versiyonunu yayımladı. Ek olarak Kraus’un bazı aforizmaları Iggers ve Zohn tarafından tercüme edildi, fakat bu yazarlar asıl metne karşı edebî sadakati yakalamaya çalıştılar ve bunu Kraus’un uğruna yaşadığı bütün estetik ve dil değerlerini yok ederek başardılar.
[ii] Neue Freie Presse [Yeni Özgür Basın] o zamanlar yalnızca Viyana’daki en saygın günlük gazete değil, aynı zamanda Avrupa’daki en önemli Almaca gazetelerden biriydi - 1938’de Avusturya’nın İlhakına kadar da öyle kaldı. Bu gazete Londra’daki Times ya da New York Times gibi değil, hakiki bir kültürel oluşumdu.
[iii] Daha sonra da göstereceğim gibi şu anda bu Totschweigetaktik hayatının ve çalışmalarının üzerine büyük ve genişlemekte olan İkinci Dünya Savaşı sonrası edebiyatında Kraus’un psikiyatri ile psikanaliz hakkındaki görüşlerine uygulanıyor. 

IN DIESEM LAND / Karl Kraus

In diesem Land wird niemand lächerlich,
als der die Wahrheit sagte. Völig wehrlos
zieht er den grinsend flachen Hohn auf sich.
Nichts macht in diesem Lande ehrlos.

In diesem Land münzt jede Schlechtigkeit,
die anderswo der Haft verfallen wäre,
das purste Gold und wirkt ein Würdenkleid
und scheffelt immer neue Ehre.

In diesem Land gehst du durch ein Spalier
von Beutelschneidern, die dich tief verachten
und mindestens nach deinem Beutel dir,
wenn nicht nach deinem Gruße trachten.

In diesem Land schließt du dich nicht aus,
fliehst du gleich ängstlich die verseuchten Räume.
Es kommt die Pest dir auch per Post ins Haus
und sie erwürgt dir deine Träume.

In diesem Land triffst du in leer Luft,
willst treffen du die ausgefeimte Bande,
und es begrinst gemütlich jeder Schuft
als Landsmann dich in diesem Lande.

BU ÜLKEDE / Karl Kraus
Komik olmayacak hiç kimse bu ülkede,
doğruyu söylediğinde. Büsbütün çaresiz
çeker gülünç alçakça istihzayı üzerine.
Bu ülkede hiçbir şey yapmaz adamı haysiyetsiz.
Her türlü nikbet basılır bu ülkede,
ki bu başka bir yerde hapis gerektirir,
saf altın, haysiyet elbisesi etkilidir ve
biteviye yeni şerefler biriktirir.
Bir espaliyeden geçersin bu ülkede
seni derince aşağılayan kese terzilerinden
ve şahsını en azından keseni,
bir de selamını istemediklerinde.
Çıkıp gitmezsin ki bu ülkede,
aynı endişeyle geçersin pislenmiş bölgeleri.
Veba uğrar sana üstelik postayla ta evinin içine
ve boğazlar o kurduğun bütün hayalleri.


Boş havaya rastlarsın bu ülkede,
kurnaz çetelerle istersin karşılaşmak,
ve sırıtır her alçak herif içten içe
şahsına bu ülkede yurttaş olarak.

31 Ocak 2017 Salı

YÜCEL KAYIRAN'LA SÖYLEŞİ

Yücel Kayıran ne yaptığını bilen bir yazar, şair. Şaire sıradan insandan ayrı bir yer ve değer biçiyor. Kendi olmayı, poetik anlamda doğruları söylemeyi önemsiyor. Tam da bu zeminde buluşuyoruz onunla. Poetik dürüstlüğün ve sahiciliğin zemini. Kayıran, eleştiri, poetika ve şiir… bu üçünü bir arada götüren nadir kalemlerden. Felsefi Şiir kitabını okuduğumda şiire dair “başka” yolları görebilmiştim. Kitap bana böyle bir fırsat sundu. Kayıran’ın dört şiir kitabının [Hayaline Firar Edemeyenlerin Afsunu, 1997; Beni Hiç Göremezsin, 2004; Çalgın, 2006; Son Akşam Yemeği, 2014] yanı sıra inceleme/eleştiri alanında Felsefi Şiir, Kritiğin Toprağında ve Şiirimin Çeyrek Yüzyılı kitapları var. Hece Şubat sayısındaki söyleşimizde 2016 yılında basılan Şiirimin Çeyrek Yüzyılı – Günümüz Türk Şiiri Üzerine Makaleler kitabını odağa alarak konuştuk. Kitapta 61 şair ve 12 eleştirmen bağımsız yazılarla kritize ediliyor. Eleştirinin bu kadar safdışı edilmeye çalışıldığı bir zamanda Kayıran büyük bir sorumluluk üstlenerek şiiri ve eleştiriyi gündemde tutmaya çalışıyor. Kitabın söyleşi bölümünde ise Yücel Kayıran’ın poetik duruşuna dair önemli veriler bulunuyor. 

Kayıran Zahrad gibi, Halit Asım gibi yaygın olarak herkesin bilmediği isimleri de kritiğe konu ediyor. Bunun yanında kendi zamanında konuşulmuş ancak bugün pek anılmayan şairlerin tüm eserleri, yapıp etmeleri onun biliş alanında. Kayıran'a konu şairi seçerken neye dikkat ettiğini ve eleştiri yaparken bir tür yitik olanı çağırma/geri kazanma/ misyonu/sorumluluk duygusu da taşıyıp taşımadığını sordum.

Yücel Kayıran: Bu soru için teşekkür ederim; hem önemli bir duruma dikkat çektiği için hem de eleştirel düşünmenin temel işlevi bakımından. Eleştirel düşünmenin temel işlerinden biri de, egemen poetik iktidarın bir kenara ittiği, gündemden düşürdüğü şairleri ve yapıtları tarihsel düzleme tekrar getirmek ve bunun mücadelesini vermektir. Aslında “kimsenin bilmediği” veya “bugün pek anılmayan şairler” değil, egemen poetik iktidarın gündemden düşürdüğü veya unutturduğu şairler vardır. Kaldı ki “kimsenin bilmediği” veya “bugün pek anılmayan şairler” ifadelerinin dile getirdiği durum, bir kriter durumunu dile getirmez. Her şeyden önce rey çoğunluğu hakikati belirleyemez. Bilmemek durumu, alkışlanması değil, ayıplanması gereken bir durumdur. Bu bakımdan eleştirel düşünmenin temel işlerinden biri, poetik tarih bilincinden yoksunluğa, ve bu yoksunluğun oluşmasına sağlayan egemen poetik iktidara karşı mücadele etmektir.
Ben, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin, Tevfik Fikret’ten başlamak üzere, günümüze değin determine bir şekilde geliştiği kanısındayım. 

(Söyleşinin ana metni Hece dergisinin 2017 Şubat sayısında yer alıyor. Ayrıca söyleşinin dergide yer alandan daha geniş hâli daha sonra "söyleşilerim"e dair kitabımda yer alacak) 

TAHAYYÜLAT'A DAİR / Hayriye Ünal

...
Şairin hayali ile hakikati arasında teselli farkı var, sözgelimi baş edemediği bir dünyanın gerçekliğinden şiire kaçıyor değil. Hakikatin şiddetli vuruşlarını hayalden bir yastıkla hafifletiyor değil. Hakikatin karşısında çıplak ve elemli. Güzel rüyaların hatırlanması bile söz konusu değil şiirdeki bilgiye göre. Tahayyülat’ta bilakis, son mısrada da belirtildiği üzere, en sevgilinin gözü önünde yenilginin/ölüm gerçeğinin kâbusu görülüyor.  
Tahayyülat’ın arka kapağına aldığı üç mısralık bölümde Ali Berkay’ın poetikasını bulmak mümkün. Haşim soyundan gelen şairlerden biri olduğunu deklare ediyor böylece Berkay: “Ülke olarak büyük çaresizliğimizin / Kitabını yazacak değilim” Böylece edebiyatını metafora dönüştürmeme talebini ilan ediyor. Bu deklarasyon, şairden o büyük beklentinin, kurtarıcılık beklentisinin şairdeki baskısını da gösteriyor. Daha ilk kitabında şair bunu ifşa ederek “böyle bir yükü” şairin üstlenmesindeki garabeti sergilemiş oluyor. Ülkemiz şairinin toplumsal kimliği, zorunlulukları ve bireysel arzuları zemininde ortaya çıkan kimlik karmaşasına da belli belirsiz işaret ediyor. Bu karmaşa “yeni kanserler” üretmektedir. Oğuz Atay’ın ortaya attığı ama yazmadan gittiği “Türkiye’nin ruhu”nu bir cümlede özetliyor. Yazacak değiliz, ama yazmadığımızda bile bahsettiğimiz şey o “büyük çaresizliğimiz”. Tahayyülat’ın poetikasının tamamlayıcı cümlesi şudur: “biliyorsun ben seyirci için çalmam” 
...

(Yazının tamamı Hece Şubat 2017 sayısında yer alıyor)

29 Ocak 2017 Pazar

HUGO BALL'DAN BİR ŞİİR / Burak Ş. Çelik

1886 yılında  Almanya’nın Pirmasens kasabasında doğup 1927 yılında İsviçre’nin Abbondio kentinde hayatını kaybetmiş olan Hugo Ball Almanya’nın önemli şairlerindendir. Yazarlığın yanında müzik ve tiyatro ile de ilgilenmiştir. Sert toplum eleştirileriyle bilinir. En önemli yapıtı, Alman romancı Hermann Hesse'nin ilk eleştirel yaşam öykülerinden olan Hermann Hesse, sein Leben und sein Werk'tir. 
Münih ve Heidelberg üniversitelerinde sosyoloji ve felsefe eğitimi gördükten (1906-1907) sonra oyuncu olmak üzere 1910'da Berlin'e gitmiştir. Kararlı bir barış yanlısı olan Ball, I. Dünya Savaşı sırasında Almanya'yı terk ederek 1916'da tarafsız İsviçre'ye yerleşmiştir. Aynı yıl Zürih'te açtığı Cabaret Voltaire, dönemin ünlü sanatçılarının toplandığı bir kafe olmuştur. Dadaizm akımı bu kafe toplantıları ortamında oluşur. Ball 1917'de Bern'e gitmiş, bir süre burada gazetecilik yaptıktan sonra Ticino'ya yerleşmiştir.
Diğer önemli yapıtları, Kritik der deutschen Intelligenz (1919; Alman Aydınlarının Eleştirisi) ve Die Flucht aus der Zeit 'tır (1927; Zamandan Kaçış). Resimde sağdan ikinci. 


İLKBAHAR
İşte böyle ihtiyatla sen
Kameriyelerle ve dallar
İle gecelerimin bahçelerini sardın
Şimdi düşünceler gülümsüyorlar

Şimdi şakıyor bana kafeste
Tatlı bülbüller
Ve hep kulak kabartmak istediğim yerde
Aklıma bir şarkı düşer

Güneş senin bakışlarında parıldıyor
Ve batıyor benimkiler de
Böyle bahşediyorsun bana güzel günü
Bir narin yıldız tahayyürü

Böylece benim kâbuslarımı
Aydınlatıverdin her yerde
Ve hep adım atmak istediğim yerde
Karşılaşıyorum ellerinle


FRÜHLİNG
So hast du in Behutsamkeit
Mit Lauben und mit Ranken
Den Garten meiner Nacht umsäumt
Jetzt lächeln die Gedanken.

Nun singen mir im Gitterwerk
Die süßen Nachtigallen
Und wo ich immer lauschen mag
Will mir ein Lied einfallen.

Die Sonne strahlt in deinem Blick
Und geht in meinem unter.
So schenkst du mir den schönen Tag
Ein mildes Sternenwunder.

So hast du meinen dunklen Traum
Durchleuchtet aller Enden
Und wo ich immer schreiten mag,
Begegne ich deinen Händen.

(Hece'de bu ay yer alacak Hugo Ball sayfalarından bir kesit bu. Hugo Ball'a dair kapsamlı bir makale ve iki şiirin de çevirisi yer alıyor Hece çeviri sayfalarında. Fotoğraf: Burak Ş. Çelik)  

25 Ocak 2017 Çarşamba

JAMES JOYCE / EZRA POUND

(...)
Edebiyatta temiz, abartılmamış ve gerçekçi eserler verilmesi ve nesirde iyi örneklerin bulunması çok önemlidir. Modern Avrupa’nın içinde bulunduğu cehennemin sebebi, Almanya’da örnek olabilecek bir hükümetin ve Almancada saygın nesir örneklerinin bulunmamasıdır. Temiz düşünce ve aklıselim temiz nesre bağlıdır. Bunlar birbirinden ayrılamaz. İlki ikincisini üretir. İkincisi ilkini koruyarak ona dönüşür.

Almancanın lapa gibi cümle yapısı, fiilin cümlenin sonuna binmesi gibi şeyler kültürün parçası olmakla birlikte sebep olduğu cehennemin de bir parçasıdır; bu tıpkı Roma’nın sonraki dönemlerindeki retoriğin tüm Roma İmparatorluğu’nun gerilemesi ve çökmesine zemin hazırlaması gibidir. Düzgün yazı yazmayı beceremeyen bir milletin ne yönetimine ne de düşüncelerine güvenilebilir.

Almanya’nın iki iyi nesir yazarı olmuştur, Muhteşem Frederick ve Heine - biri Voltaire’den eğitim almış, diğeri de Fransızca ve Paris’ten beslenmiştir. Ancak kasvetli bir edebiyata aşina bir millet meraklılar ve üçkâğıtçılar tarafından yönlendirilebilirdi, tıpkı Almanların kendi kontrolcüleri tarafından yönetilmeleri gibi.

Anlaşılır olma terörü hiç kimseye mahsus değildir. Zorluk çıkaranlar ve görgüsüzler her yerdeler ve içlerinde medeniyete karşı en kalıcı tehlikeyi barındırıyorlar. Net ve yoğun nesir bunlara karşı bir koruyucu niteliğindedir ve o şekilde değer görmelidir. Bu tarz bir üsluba aşina olan zihinler ulusal söylemlerle ve kamu duygusallıklarıyla kandırılamayacak veya korkutulamayacaktır.
Bu hakikatler edebiyat düşmanları için bile tamamen doğrudur. Kaliteli edebiyat sevenler için tartışmaya gerek bile yoktur.


Ezra Pound’un “James Joyce” adlı yazısından, The Egoist, IV, 2 (Şubat 1917), ss. 21-22. İngilizceden çeviren Merve Yalçın. Bu yazının da yer aldığı ve editörlüğünü yaptığım Pound/Joyce adlı yazışmalar kitabı önümüzdeki ay Cümle Yayınlarından çıkacak. Hece dergisinin Şubat sayısında da Pound'un Joyce'a yazdığı özel bir mektup yer alıyor. 

Fotoğrafta Pound ve Joyce'tan başka mektuplarda sıkça geçen Ford Madox ve Quinn de yer alıyor.